* Bezdiven Tepesi’ne (1140 m) giden patika boyunca, Nenkovo köyündeki eski su pompalarından başlayan rotanın başlangıç noktasından yola çıkarak, Nenkovo köyüne ait terkedilmiş Hayrenlar mahallesine ulaşıyoruz. Burada durup çevredeki tepeler ve vadilere açılan muhteşem manzaranın, doğanın sessizliği ve huzurunun tadını çıkarırken, doğuya doğru, yaklaşık 600 metre uzaklıkta ve Kalpak Kaya kutsal alanınınyaklaşık 250 metre üzerinde yer alan kaya kütlesine baktığımızda, güneşin doğuşuna dönük bir şekilde yerleşmiş gizemli, sırlarla dolu ve ilginç taş yüzlerden birini fark edebiliriz. Bu tür yüzler Bulgaristan’ın farklı yerlerinde görülebilse de, Rodoplar’da bu figürlerin taşıdığı anlam sanki daha büyülü, daha ilahi bir nitelik kazanır. Ve dikkatle baktığımızda, içimizde bir sürü soru uyanıyor: Nasıl ortaya çıktılar? Ne tür bir sembolizmleri var? Belirli bir tanrıyı mı temsil ediyorlar? Sonsuz gökyüzünü mü seyrediyorlar? Hangi duyguyu yansıtıyorlar? Belki de bu soruların yanıtlarını bulmak için kendi hayal gücümüze, duygularımıza, ruh halimize ve dünyaya nasıl baktığımıza güvenmemiz gerekiyor... Bu oluşumların tam olarak nasıl meydana geldiği net değildir (ayrıntılı olarak araştırılmamıştır), acak onların güzelliğini ve mistiğini yaratan belki de bu belirsizliktir. Bazılarına göre bu yüzler doğa güçlerinin eseridir; bazılarına göre ise sıradan insanın tanrılarla (doğayla) olan bağını güçlendirmek amacıyla şekillendirilmiş, taşa sırlar, inanç yüklenmiş, onu kutsal ve sembolik bir yapıya — bir tür tapınağa — dönüştürmüştür. Bu taş yüzler, yazısı olmayan bir halkın gökyüzüne ve tanrılara olan inancının ve kültünün görkemli bir anıtı gibidir.
Güzel orman patikasından yürüyerek kaya kütlesinin eteklerine ulaştığımızda ve onun karşısında, güneye dönük şekilde durduğumuzda, sadece hafifçe sol tarafa, aşağıya doğru bakmamız yeterlidir ki, yüksek kayanın sadece gizemli bir yüzü değil, aynı zamanda başka bir sırrı da sakladığını fark edelim — kaya kütlesinin dibinde gizlenmiş bir mağara girişi vardır. Bu yüzün Doğa Ana’nın eseri mi, yoksa insan eliyle mi şekillendirilmiş olduğunu tam olarak bilemesek de, mağaranın varlığı büyüleyicidir.
Daha mağaranın girişine adım atmadan, gözlerimizin gördüğü manzara bizi adeta büyüler, çünkü önümüzde duran bu küçük mağara, bizi ünlü Utroba Mağarası’nı Mağarası’nı hatırlatacak kadar güçlü bir izlenim bırakır. Bu mağara, yaklaşık 1,5 km uzaklıkta, Borovitsa Nehri’nin sol kıyısındaki karşı yamaca düşen Tangardık Kaya bölgesinde yer alan o tanınmış mağaraya oldukça benzemektedir.
Girişi (kuzeydoğudan) oldukça yüksektir, yaklaşık 5 metre, ancak kısmen büyük bir kaya parçasıyla kapanmıştır. Bu kaya parçası, muhtemelen yüzlerce yıl önce iklimsel ve doğal aşınma ile erozyon süreçleri sonucunda ana kayadan kopmuştur. Bu nedenle mağaranın yaklaşık 34 metrelik uzunluğu, yaklaşık 26 metreye kadar kısalmıştır (doğal eğimi 10–15 derece civarındadır ve mağaranın içi kısmen toprak ve irili ufaklı taş parçalarıyla doludur; üzerinde yürüdüğümüz zemin, aslında mağaranın gerçek tabanı değildir).
Mağaranın sonuna doğru, hafif bir loşluk içinde, bir ışık parıltısı fark edilir. Bu ışık, mağaranın güneybatı yönünde, yukarı kısımda bulunan başka bir küçük ve dar açıklıktan (adeta ikinci bir girişten) gelmektedir. Bu açıklık muhtemelen zamanla akan suyun etkisiyle oluşmuş, belki de insan eliyle kasıtlı olarak şekillendirilmiş olup mağaranın ana girişinin küçük bir kopyası gibidir ve boyutları yaklaşık 0,70 x 0,40 metredir.
2001 yılında resmi olarak kaydedilip yayımlanan Tangardık Kaya’daki Utroba Mağarası’ndan farklı olarak, bu mağaranın sonunda rahmi simgeleyen yaklaşık 1,30 metre yüksekliğinde oyulmuş bir sunak bulunmamaktadır. Utroba Mağarası’nda bu sunağa yılın yalnızca belli bir zamanında, güneş kuzey ufkunda düşük konumdayken, neredeyse kusursuz biçimde biçimlenmiş bir güneş ışını (fallusu simgeleyen) ulaşır ve bu da rahmi sembolik olarak dölleyerek, kaya ile güneş arasındaki kutsal bağı ve hayatın yeniden doğuşunu temsil eder.
Bu mağarayı klasik “rahim mağaraları”ndan ayıran bu özellik olsa da, mağaranın tamamını gözlemlediğimizde benzerlikleri de fark etmeden edemeyiz: tavandan geçen, daha kaba şekillendirilmiş olsa da, belirgin bir yarık; mağaranın genel olarak kadın rahmine benzeyen şekli; ve doğanın değil de insan elinin şekillendirdiği hissi... Bütün bunlar, mağaranın günümüzdeki görünümüne insan eliyle katkı yapıldığını düşündürmektedir. Mağaranın duvarlarını daha dikkatli incelemeye başladığımızda, çoğu yuvarlak ve farklı büyüklüklerde, bazen de daha çeşitli şekillerde olan çok sayıda küçük oyuk (niş) fark ederiz. Bu oyukların, uzun zaman boyunca mağaranın içine süzülen suyun ve doğal süreçlerin bir sonucu mu, yoksa kasıtlı olarak insan eliyle mi şekillendirildiğini kesin olarak söylememiz mümkün değildir. Uzmanlar tarafından daha detaylı bir araştırma yapılmadan, Doğu Rodoplar bölgesinde yeni bir "rahim tipi" mağaraya rastladığımızı kesin olarak söyleyemeyiz. Ancak şundan eminiz ki, bu büyülü diyarda, doğa ve tarih harikalarıyla dolu, olağanüstü güzellikte bir doğaya ve harika, iyi kalpli, sıcak insanlara sahip bu bölgede, gizli hazinelerden bir yenisini daha keşfetmiş bulunuyoruz.
Nitekim onun içine girip durduğumuzda his bambaşkadır – inanılmaz, biraz garip, mistik ve derin bir duygu. Karmaşık hisler uyandırır; hem doğanın gücünü, hem de insan inançlarını, ta en eski zamanlardan beri var olan doğayla kutsal bağını, güce, gökyüzüne, Güneş’e, Ana Tanrıça’ya, ölüme ve yeniden doğuşa (tıpkı doğanın kendisi gibi) olan kültü simgeler. Tüm bunlar dağların derinliklerine saklanmış bu tapınak mağarada vücut bulur.
Bir yanıt yazın